İşte şimdi yandık -Küresel Isınma-

Önceki yazımda, küresel ısınma ve çölleşme hakkında bir fikir yürütmüştüm. Çalıştığım konulardan olmasa da bir çevre mühendisi olarak, konuyu algılayabildiğimi düşünüyorum. Çok ciddiye almadığım küresel ısınma hakkında, halen önceki yazıdaki fikrimden caymış olmasam da, yeni sonuçlanan araştırmaları inceledikçe, küresel ısınmayı artık daha ciddiye almak gerektiğini düşünmeye başladım.

Atmosferik karbon emiliminde genel kanaatin aksine, okyanus ve denizler, ormanlardan ve diğer yeşil örtüden çok daha fazla verimlidir. Fotosentezin ışıksız ortamda gerçekleşmemesi nedeni ile, bitkisel karbondioksit emilimi sadece gündüz saatlerinde gerçekleşir, geceleyin bu canlılar da CO2 üretir. Ancak denizler ve okyanuslarda CO2 emilerek çözünmüş şekilde tutulur (reaksiyonlar aşağıda verilmektedir, tam metin bir açıklama için tıklayın).

Öncelikle CO2 su içinde çözünür.

CO2(g) CO2(aq)

Sonra çözünmüş CO2 ve H2CO3, karbonik asit arasında bir denge oluşur.

CO2(aq) + H2O(l) H2CO3(aq)

Çözünmüş CO2'nin sadece yaklaşık %1'i H2CO3 olarak bulunur. Karbonik asit iki adımda çözünen bir zayıf asittir.
H2CO3 H+ + HCO3¯ Ka1 = 4.2 × 10¯7
HCO3¯ H+ + CO32¯ Ka2 = 4.8 × 10¯11


Atmosferde CO2 arttıkça okyanuslardaki emilim hızı da artar (bkz. Henry yasası) ve denge sistemi korunur yada yeni bir denge noktası oluşur.

Ben bu mekanizmaya oldukça güveniyordum ancak, okuduklarım (haber ve araştırmayı yapan kuruluş) beni endişeye sevk etti. Deniz ve okyanusların CO2 soğurma hızında ciddi bir düşüş belirlenmiş. Son 50 yılda kabaca %10'a varan bir düşüş.

İşte şimdi -yandık-. Artık Bush yönetimi benim için daha itici (Kyoto Protokolü sebebiyle tahmininiz üzre).

Teknosa'dan müşteri memnuniyeti atağı

İkinci bir mobil hat kullanmak, servis sağlayıcılarımızın bize gösterdiği yüksek hassasiyet ve sunduğu -çeşitli- tarife alternatifleri nedeni ile, son derece popüler bildiğiniz gibi. Ben de bu furyaya duhul edince, ikici bir telefon gerekti. Şu piyasanın en ucuz telefonlarından almaya karar verdim ve elimin altındaki en yakın teknoloji markete, ki bu Teknosa olur, uğrayarak bir adet telefon aldım. Biliyorum "N'aptın!!" diyenleriniz var ama ucuz telefon olunca pek kaale almadım. Teknosa'nın müşteri ilişkileri hakkında hemen herkesin bir fikri vardır sanırım. Olmayanlar buradan bir fikir edinebilir. Fikriniz olsa da yine 1-2 başlık okuyun derim ben.

Tabi bu kadar tepki çekince Teknosa bir kampanya başlatmış; "Koşulsuz Müşteri Memnuniyeti". Billboard ölçeğinde dev ilanlar falan. Ciddiye almayıp cihazı aldım, garanti kartı ile işlem yapan görevli cihaz kutusunun kapağını kapatırken "Beyfendi, koşulsuz olarak bu ürünü 15 gün içinde iade edebilirsiniz" dedi. İnanamadım, "koşulsuz mu?". Kutu kapanmış ve görevli üzerine kutu ebadında bir etiketi kutu açılmayacak biçimde yapıştırırken, "tabi efenim, bu etiketi sökmemek şartı ile 15 gün içinde geri alıyoruz" deyince güldüm. Cihaz eve gidecek, açılmayacak, kullanılmayacak, her niye aldıysak, 10 gün sonrasında "yav ben bunu geri vereyim iyisimi" deyince gidip verilecek. Gülerim tabi. Görevli bozuldu "Ama açarsanız da geri alıyoruz" açıklamasını yaptı, yüzümdeki hayret ifadesini görünce, "%15 kesinti yaparak tabi" dip notunu düştü. "hah şimdi oldu" deyince kutuyu bırakıp gitti. Kârlı bir alış veriş olmadığını biliyorum ama en azından eğlendim ve çalışan bir telefonum var -henüz-.

İşte Teknosa'nın anladığı müşteri memnuniyeti. Hayır bir de utanmadan sağa sola ilan yapıştırıyorlar ona inanamıyorum. (yine de ürün alıyoruz oradan, kendime de inanamıyorum o ayrı, sanırım yine de iyi bir pazarlama ve satış yönetimleri var veya iyi bir efsunları)

Çukurova Bölgesinde Çölleşme

0. Tanımlar

0.1. Çukurova Bölgesi
Adana ve Çukurova bölgesi eski devirlerden beri bir yerleşim merkezi olmuştur. Çukurova, çöküntü alanlarında Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin getirdiği alüvyonların yığılması ile oluşmuş Türkiye’nin en büyük delta ovası ve muhtemelen Dünya’daki en verimli ovalardan birisidir. Çukurova'da Ceyhan Ovası, Yüreğir Ovası, Misis Ovası ve Yumurtalık Ovası bulunmaktadır.
Bölgenin en gelişmiş ili olan ve bir tarım, sanayi, ticaret ve eğitim kenti olan Adana, aynı zamanda Türkiye'nin dördüncü büyük kentidir. Bölgenin en önemli ticaret merkezleri Adana ve Mersin'dir. Çukurova Bölgesi yaklaşık 6 milyon nüfusa sahip olup ortalama nüfus yoğunluğu 66 kişi/km2’dir.

0.2. Çölleşme
1992 Dünya zirvesinde dünya liderleri tarafndan kabul edilen ve anlaşma metninde de yer alan tanımlama, "iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri de dahil olmak üzere muhtelif faktörlerin etkisi altında kurak, yarı kurak ve az yağış alan bölgelerdeki toprağın doğal özelliklerini yitirmesi veya kısaca toprağın aşınması" şeklindedir.

1. Göstergeler
Kurak, yarı kurak ve az yağışlı alanlarda iklim değişiklikleri ve insan faaliyetleri de dahil olmak üzere, çeşitli faktörlerden kaynaklanan toprak bozulması olarak da tanımlanan çölleşmenin temel göstergesi toprak veriminin düşüşüdür. Bunun yanında yeraltı-yerüstü su kaynaklarındaki uzun dönemde sürekli azalma eğilimi de çölleşmenin yakınlaştınğını haber verebilir. Ancak su kaynaklarında bir değişikli olmadan da yanlış sulama yöntemlerinin kullanımı da bazı bölgelerimizde toprakta tuzluluk değerinin artmasına, toprak veriminin düşmesine ve çölleşmeye sebep olduğu bilinmektedir.

2. Etkenler – Sebepler
Toprağın aşırı kullanımı, aşırı otlatma, sağlıksız sulama yöntemleri ve ormanların tahribi çölleşmeyi meydana getiren en önemli etkenlerdir. Doğal süreç içinde bazı bölgelerin iklim, rüzgâr ve diğer tabi olaylar neticesinde çölleşerek üretkenliğini kaybettiği izlenmiştir. Değişen iklim koşulları eski halinde döndüğünde, çölleşen bölgeler eski haline dönebilmektedir. Ancak, doğal süreçten farklı olarak insan faaliyetleri devreye girdiğinde, bazı süreçler hızlanmakta ve tabiatın geri dönüşüm kapasitesinin üzerine çıkıldığından, çok kısa zamanda olumsuz etkiler gözlenmketedir. Bunun en somut örneği Harran Ovası’nda yanlış ve aşırı sulama sonucunda toprağın sodikleşerek (tuzluluk değeri artarak) verim kaybına uğramasıdır.
Çölleşme ve kuraklık sorunları küresel bir nitelik taşımakta ve dünyanın bütün bölgelerini etkilemektedir. Bu sebeple çölleşmeyle mücadele etmek ve kuraklığın etkilerini hafifletmek için, uluslararası ortak bir eyleme ihtiyaç duyulmaktadır.
Özellikle son yıllarda atmosferik dengenin bozulması sonucunda meydana geldiği düşünülen artan sıcaklık, su döngüsü üzerine etki ederek bazı bölgelerimizde çölleşme eğilimine yol açtığı tahmin edilmektedir.
Ancak, dikkatten kaçırılmaması gereken nokta, çölleşmenin sadece sıcaklık artışı ile meydana gelmeyeceğidir. Yukarıda da belirtildiği gibi çölleşmenin bizce temel sebepleri toprağın aşırı kullanımı, aşırı otlatma, sağlıksız sulama yöntemleri ve ormanların tahribi sonucu erozyonla verimli toprak kaybıdır.

3. Bölgedeki Durum
Çukurova ülkemizin en önemli tarımsal üretim merkezidir. Başta Adana olmak üzere tüm Çukurova‘da bu yıl kuraklık yaşanmıştır. Özellikle tarımın suya ihtiyaç duyduğu zaman diliminde bölgeye yaklaşık 70 gün yağış düşmemiştir. Meteoroloji verilerine göre 1940 yılından beri böyle bir kuraklık yaşanmamıştır. Ancak sonradan düşen yağışla verim kaybının %10-20 aralığında kalacağı tahmin edilmektedir. Birçok kurum ve yorumcu tarafından bunun sebebi olarak popüler suçlu küresel ısınma gösterilmektedir. Kesin biçimde olmadığı kanaatinde olmamakla beraber, fikrimiz iklim değişimine suç atarak kendi hatalarımızı kabullenmekten kaçtığımızdır.Çukurova Bölgesi bizce doğal olarak son derece talihli bir alandır. Dünyanın sayılı verimli ovalarından olan Çukurova, uzun yıllardır yapılan yanlış sulama, ürün seçimi, ilaçlama gibi hatalı tarım uygulamalarına ve bölgenin ormansızlaştırılmasına rağmen verimini kaybetmemiştir. Ancak ovanın bu durumunun uzun süre daha sürmeyeceği de açıktır. İklim koşullarından ziyade bölgenin verimli toprak ve üretim kaybı yaşatacak çölleşmenin öncelikle bu hatalı uygulamalardan sonuçlanacağı kanaatindeyim.

Rusya'nın nükleer devriyeleri, ABD'nin Avrupa'daki füzeleri ve biz

Dünya'nın paranoyak ve ukala "demokrasi jandarması" ABD, Afganistan ve Irak'a demokrasi ihraç ettikten sonra, Avrupa'nın göbeğinde Çek Cumhuriyeti sınırları içinde, füze kalkanı adı altında savunma (?) sistemi konuşlandırıyor. Kendi ülkesinden binlerce km uzakta, sadece ve iyi niyetle Avrupalı "dostları"nı İran ve Kore'den gelebilecek saldırılardan korumak için bir savunma sistemi. E tabi her aklı selim ülke gibi, yakın dönemin eski süper gücü Rusya'da restini çekti, nükleer füze devriyelerini SSCB dağılması sonrasında ilk defa devreye aldı ve Shanghai İşbirliği Örgütü ile ortak askeri tatbikat düzenledi.

ABD'nin Dünya'nın tamamında askeri güç bulundurma eğilimi "Tanrı tarafından dünyada barış ve özgürlüğün koruyucusu olarak görevlendirilmiş" başkan Bush yönetimi süresince logaritmik bir artış gösterdi. Ne de olsa babasının oğlu. ABD'nin kendi kurmuş olduğu ekonomik sistemle Dünya'yı sömürerek elde ettiği gücünü Dünya'ya karşı kullanması rutin hale geldi artık. Öte yandan potansiyel süper devletler Rusya ve Çin durumdan rahatsız ama ferahlar. Güçlerini biliyorlar ve taraf olabiliyorlar (Avrupa Birliği demeyin ciddiye alamıyorum). Ufacık Kuzey Kore'ye arka olup ABD'ye kafa tutturabiliyorlar.

Bu karşılıklı güç ölçüşmelerde nükleer altyapı ciddi bir yer tutuyor. Bunu fark eden ABD, Fransa, İngiltere, İsrail, Pakistan, İran, Hindistan, Kuzey Kore ve Çin (detaylar için tıklayın) gerekli adımları atmış durumda. Bu listede sadece İran'ın nükleer silahı yok, edinmeye çalışıyor. Şöyle bir baktığınızda İran'ın nükleer programına en çok tepki gösteren ülkeler, nükleer silahlara sahip bu ülkeler. Dünya üzerindeki tüm çatışmalarda bir şekilde eli olan, Dünya'nın başına bela ülkeler (aslında Hindistan, Pakistan ve İran'ı hariç tutuyorum). Ne güzel "benim nükleer silahım olsun senin olmasın".

Biz mi?

Bizim de 100 km menzilli TOROS'umuz var. Komik geliyor.

Sınırlarımızı biliyor(muy)uz(?)

Neyi yapıp neye nefesimizin yetmeyeceğini biliyor muyuz?

Kendinize güvenir misiniz? Özgüven dedikleri mevzu yani.
Evet mi? Peki, emin misiniz? Daha önce yaptınızsa mesele yok da, ilk defa karşınıza çıkan bir durumla başa çıkabileceğinizden, yarı yolda havlu atmayacağınızdan nasıl emin olabilirsiniz? Ya "Yeter artık" demek isterseniz!! Boğazınıza basılma hissi ile hiç tanıştınız mı?

Az önceki soruya dönelim. Kendine güven sorusuna.. Cevap hayır mı? Sebepleriniz vardır mutlaka da, yapamayacağınızdan nasıl emin olabilirsiniz?

İnsan zorda kalmayınca neler yapabileceğini öğrenemiyor. Sabah 5:30'da yatıp 7:30'da kalktığımın 3. günü oldu. Zannederdim ki üçüncü güne dönerken algı kapanır, iş yapamaz, düşünemez ve anlayamaz moda geçerek o sürekli gülümsemeye sebep olan -aptal mutluluk- sendromunu göstereceğimi düşünürdüm. Ama yok sıkıya gelince insan çok şeyler yapabiliyor. Hala anlayabiliyor ve iş yapabiliyorum. Askerdeyken dağ komandosu bir rütbelimiz vardı, Veysel Abi'ye selam olsun, "Yavuz, insan vücudunun nelere dayanabildiğini bilsen..." demişti. Onun kastı muhtemelen başkaydı ama doğru söylemiş.

Diyeceğim o ki, zor yada kolay olması farketmez, bir işi yapıp yapamayacağına insan DENEDİKTEN SONRA karar vermeli. Yanlışsam düzeltin..

{Bu arada, artık şu Acrobat da işini bitirse de, yatsam....}

23. Dönem Milletvekili Genel Seçimi ve Sonuçları

Toplam Sandık     :    158950
Toplam Seçmen : 42527063
Seçilecek M.vekili: 550
Kullanılan Oy : 35804716
Geçerli Oy : 34774841
Katılım Oranı : % 84.19

PARTİ ADI ALDIĞI OY ORANI % M.vekili
------------ --------- ------- --------
ATP 99385 0.285 0
BTP 181156 0.520 0
SP 812481 2.336 0
İP 128327 0.369 0
CHP 7266144 20.894 112
HYP 178450 0.513 0
ÖDP 50953 0.146 0
GP 1058456 3.043 0
DP 1890115 5.435 0
LDP 38145 0.109 0
MHP 4966148 14.280 71
AK PARTİ 16167130 46.490 340
EMEP 26139 0.075 0
TKP 79727 0.229 0
Bağımsızlar 1832085 5.268 27

Basın için 4. güç derler. Eğer etkinlik sıralamasına koyarsak daha da yukarıya çıkması gerekiyormuş meğer. Çok politik ve partizan bir vatandaş olmamakla birlikte izlediğimi, duyduğumu, okuduğumu yorumlayabiliyorum şükür. Sizi bilmem, ama bu sonuçlar bana sürpriz oldu. Değil benim, babamın bile hatırlayamadığı kadar uzun zamandır, ilk defa bir hükümet oylarını artırdı. Öyle ufak tefek de değil, %12, yazı ile yüzde oniki.

Peki ne anlama gelir bu sonuçlar? CHP'li büyüklerimizin iddia ettiği gibi AKP şeriat mı getiriyor? O zaman bu şu anlama gelir, vatandaşların yarısı şeriat istiyor. Biraz anlamsız değil mi? Bu saatten sonra Türkiye'de şeriat gelebilir mi ki? Vatandaşı ile, devlet kurumları, üniversiteleri ile 90 yıldır Türkiye tipi demokrasiye alışmış ülkede mi? Hem de bu demokrasi türevinden çıkmış, bu sistemin ürünü olan ve diğerleri gibi sistemden beslenen bir parti tarafından mı? Zor. Sanki "saygıdeğer" CHP büyüklerimizin oy toplamak amacıyla bize gösterdikleri öcü gibi geliyor bu bana. George Orwell'in "1984" adlı romanını okudunuz mu? Orada da sistemin bekâsı için hiçbir vatandaşın görmediği bir düşman baskısı altında yaşatılıyor insanlar. Nedense çağrışım yaptı işte.

Bir de kafama takılan başka bir konu var. CHP sol parti değil miydi? Sol dediğimiz kavramı ben sosyal adalet, halkçılık gibi temel tanımlarla tarif ettiğimizi düşünürdüm. Dünyaya baktığımda, sol partilerin tabanı işçi, emekçi, çiftçilerden oluşuyor. CHP'nin oyları ise, yüksek bürokrasi, teknokratlar, yolunu almış iş adamlarından geliyor. Tuhaf.. İllere baksanıza, az gelişmiş gelir seviyesi düşük şehirler silme, hatta tepeleme, AKP vekili çıkarttı. Ezilenler sağ, tuzu kurular sol partiye. Sanırım yeni bir tanıma ihtiyacımız var.

Bu arada, not etmeden geçemeyeceğim, çok dokundu. İsmini hatırlayamıyorum, CHP eğilimli bir yorumcu yada siyasetçi, emin değilim "bu halka demokrasi fazla" yorumunu yaptı. Demokrasiyi arkadaşa bir daha tanımlasak mı? Demokrasi sadece sizin gibi düşünenlerin oy hakkı olduğu bir sistem değildir. Demokrasi sizin değildir. Sizin dediğinizin adı monarşi, oligarşi, krallık, padişahlık, vb. sistemleridir. Demokrasi değil. Sonra kalkıp bana demokrat rolü yapmayın, lütfen.

Velhasılı kelâm, memleket için hayırlı olur umarım.

Bilimsel makale(ler)im var bende içerü

Az önce fark ettim, güzide üniversitelerimizin birisinde (iş sağlığım ve güvenliğim maksadı ile oto-sansür uygulanmıştır) Senato üyesi büyüklerimiz bir araya gelip Öğretim Üyesi kadroları için atama ilkeleri belirlemişler. Çıtayı yükseğe koyuyorlar her seferinde. Öğretim üyesi olmak için yayın gerekmezdi önceden, sonra uluslararası indekslere giren bir makale oldu şart, iki oldu, derken puanlamaya döndü vs.

Bunlar güzel gelişmeler aslında. Huysuzluğuma verin rahatsızlığımı. SCI denilen bir indekse giren makaleye 20 puan vermişler. Uluslararası kitap yazarlığından sonra en yüksek puan. Önemli bir mevzu tabi.

Ama şöyle bir bakıyorum yayınlayan dergilere, yayınlanan makalelere. Bakılırsa zaten bir defa bakılıyor. Yeni birşey ifade eden yayınların sayısı o kadar az ki. Yapılan atıf sayılarına bakıyorsunuz makalenin yazarının benzer konudaki makalelerinden başka yerden atıf almamış... Atıf ki, makalenin yayın sebebidir. Bir şey buldum paylaşıyorum sizinle dersiniz makale yayınlayarak. İnsanlar da "Aman, ne güzeldir ulaştığın, elde ettiğin bilgi. Bak senin bilginden ben de yorum yapıp yeni noktalara uzandım, ulaştım." demektedir atıf yaparak. Eğer atıf almayan bir makale yazdıysanız istatistiklere eklenen 1den başka bir anlama gelmez yayınınız. Bu kriteri atama ilkeleri puanlarına 1-2 puanla yansıtmışlar, makalenin kendisi 20 puan ederken.

Hadi bu benim yanlış algılamam desek, uluslararası patentin değeri bir kıytırık makale kadar mıdır, lütfen birisi izah etsin bana. Makale yayınlamanın yöntemleri hakkında bir miktar bilgi sahibi oldum, detayları burada yazmaktan hicap ederim. Bu atama ilkelerine göre, yaz yazabildiğin kadar. Yerçekimini yok eden makine (makina değil, TDK'dan baktım) icat edip patentini alsan sana 20 puan veriyor bu ilkeler. Nerede gelişim, araştırma, inovasyon... Üniversitelerimizin patent, faydalı model ve benzeri yeniliklere prim vermesi gerekirken makale kıskacında sanki kendi kuyruğumuzu kovalamakla uğraşıyormuşuz gibi geliyor bana.

Bu arada hayır, işimden sıkılmadım, atılmak da istemiyorum.

Tatil ne demek?

İnsanoğlu işte, ne yardan ne serden vaz geçebiliyor. Ne çalışırken çalışmayacağımız zamanları tahayyül etmekten vaz geçebiliyoruz, ne de çalışmazken çalışmadan elde edemeyeceğimiz getirileri...

Yıl boyunca yapacağı tatili düşünerek sabredenler veya yıllar boyunca muhtemelen hiç yapamadığı (ve muhtemelen yapamayacağı, yada yapsa da bir şey anlamayacağı) tatili hayal edenler gruplarının yekünü ihtimaldir ki insanların oldukça büyük bir kısmını kapsar diye düşünüyorum.

-Elbette bu iki grubun dışında, şükür ki az sayıda olan iki grup daha var. Çok çalıştığını inanarak her gün mesaide tatil yapanlar (ki bir dönem ben de böyleydim, oradan biliyorum) bir de tatile ihtiyacı olmadığına inananlar.-

Bu iki uç grubu başka bir yazıya konu etmek üzere kenara ayırdıktan sonra -nihayet- sadede geleyim. O çok beklenen, istenen tatil nedir acaba? Tatil olarak nitelendirilen faaliyetler grubu için, asla duhûl edemediğimden olsa gerek, bir tarife vermeye çalışmayacağım. Geçenlerde denk geldim ve benim ufkumu ziyadesi ile açtı. Tatil kelimesinin kökü... Bir gazetedeydi sanırım. Tatil kelimesi Arapça "a-ta-le" kökünden gelirmiş. "E, yani?" soruları gelmeden bir hatırlatayım. Hani atalet kelimemiz vardır. Momenti vardır hani, dengesi, eksenleri falan. Durağanlık ifade eder. Sosyal atalet vardır, social laziness dermiş İngilizler. Atalet kelimesini Türk Dil Kurumu (1) tembellik, (2) işsizlik ve (3) işlemezlik olarak açıklamakta. Âtıl kelimesi gibi, işe yaramaz vs. Tatil de bu gruba giren bir kelime yani. Diyeceğim odur ki, tatil yaparken insan olmanın gereği bir şeyler yapmak, üretmekten de vaz mı geçiyoruz yani!! Yakıştıramadım kendime, insan evladına. Güncel tatil fantazilerimize birşeyler üretmeyi de katsak mı yoksa?? Tatil kavramını rutin çalışma düzeninden, alışkanlıklarından uzaklaşarak daha üretken, zihnen dolu bir zaman aralığı olarak mı algılasak?

Yada ya hoca, bırak gözünü seveyim, tüm yılın acısını çıkartmak için sadece iki haftam var, germe beni. Kopayım işten güçten, nirvanaya az kalmışken konsantrasyonumu bozma yaklaşımını mı tercih ederdiniz?
Peki sustum...

İnsan vücudunun ürettiği ısı

Niye merak ettiğimi sormayın ama bu sabah insan vücudunun üretip yaydığı ısı miktarını öğrenmek istedim. Internetin bu huyunu çok seviyorum işte, eğer aramayı biliyorsanız bilgiye erişim işten değil. Durgun halde insan vücudu (vücudun yüzey alanına bağlı aslında ama) ortalama 356 Btu (British thermal unit) üretiyor. Bu 105 watt'a eşdeğermiş ve buna 1 met (methabolic unit) denirmiş. 3.5 km/saat hızında yürürken 2 met (2x105=210 watt yada 712 Btu), ev temizliğinde 2 ila 3.4 met (gerisini siz hesaplarsınız herhalde), dans 2.4 - 4.4 met, ağır işçilik 4 met. Ha "Teşekkürler de ne işe yarar bu?" derseniz hayal gücünüze bırakıyorum kullanım alanlarını. Gereksiz bilgiler dağarcığımıza bir madde daha...

Çevre Mühendisliği böcek çiçekle ilgilenmez!!!

Toplumda genel bir yanlış anlama var.. Aslında bilgi eksikliği. Çevre Mühendisliği dendiğinde insanlar park, bahçe düzenleme, ağaç, çiçek konuları ile ilgilenen mühendislik olarak algılıyorlar mesleği. Aslında çevre mühendisliği çok daha pis bir meslek. Çevre mühendisliğinin formal tanımı "İnsan faaliyetlerinin doğal kaynakları en verimli şekilde kullanarak, doğal çevre ve hayata en az zarar verecek şekilde düzenlyerek, insan faaliyetleri ve çevre ilişkisini düzenleyen mühendislik daldır" gibi ifadeleri içerir. Buna toplum sağlığını korumak ve sanayi faaliyetlerinden kaynaklanan atıkları doğla hayata en az zarar verecek şekilde işlemek de eklenmekte. Daha anlaşılır olması için yapılan işlerden birkaç örnek:
  • Sanayi kuruluşlarının proseslerinde kullanılan atıksuyun arıtılması
  • Sanayi kuruluşlarının proseslerinden kaynaklanan gaz, partikül madde gibi atmosferik kirleticilerin atmosfere verilmeden tutulması
  • Şehir kanalizasyonları ile toplanan atıksuyun arıtılması
  • Katı atık yönetimi (toplama, geri dönüşüm, ayrıştırma, depolama,vb.) planlaması
  • İnsan faaliyetlerinin çevre üzerindeki etki değerlendirmesi
  • Çevre risk yönetimi
  • ...
Yani çiçek böcek yok çevre mühendisliğinin iş sahasında.

Orkun ALATAŞ

Seni görmeyeli 2 yıl oldu Orkun.. Seni ebediyete uğurlayalı 1 yıl.. Ve içimde hala bir akşam kapımın çalıp Serhan'la beraber geleceğin gibi bir his var.. Ekşi sözlükteki entrylerini okuyorum (yine). Msnimdeki adına baktım ve online olmayacağını bilmek cümlelerimin hep yarım kalmasına sebep biliyor musun.. AFL yatakhanesi, ODTÜ yurtları. Senin için birşeyler yazabilirim gibi gelmişti ama.. Mekânın cennet olsun dostum.